Ve Kumkurdu su sıçrattı… Gücü yettiği kadar, bütün çevresine. 

Çocuklara oyuncak sıçrattı, hastalara şifa. Akılsızlara akıl sıçrattı, karanlığa ışık… Çaresizler çare sıçrattı, umutsuzlara umut.

Sakin geceler sıçrattı ve tok mideler.

Uzun oyunlar sıçrattı ve mutlu günler…

•

#kumkurdu / #asalind

•

Sanırım uzanıp daldan elmaları koparmaya başladığım için çok hiç de mutlu değilim. 4-5 yaşında giydiğim keçe düğmeli fransız model kırmızı kabanımı ilkokul arkadaşlarımın yanında hiç giyemediğim içinde. Onun içinde o kadar özel ve mutlu hissederdim ki. Ve birlikte paylaştığımız sadece tek bir anımızı hatırladığım ama tam olarak neye benzediğini bir türlü hatırlayamadığım hayali arkadaşıma veda ettiğim içinde hiç mutlu değilim. Onunla birlikte kim bilir neler yaptık ve benim tek hatırladığım tekli koltuk gemimizde o dümeni tutarken geminin karşı tarafında onu izlediğim. Bir şeyler konuşuyorduk elbette ve tanıdığımız diğer çocuklardan bahsediyorduk. Belki sadece ikimizin tanıdığı diğer çocuklardan. Ama ya diğer anılarımız? 


Ne zaman tanışmıştık acaba, en sevdiğimiz oyunumuz neydi ya da anlayamadığım kim bilir neleri çözdük birlikte? Belki de bu yüzden Inside Out’ta en sevdiğim karakter bir duygu değil de bir hayali arkadaş, Bing Bong. Belki de bu yüzden her izlediğimde ilk seferinde olduğu gibi ona veda ettiğim sahnede hıçkırıklar ve ağlamalar ve gözyaşları da eşlik ediyor. Belki de bu yüzden herkesin neşeli olduğumu zannettiği ama aslında kendimi çıkmazda hissettiğim zamanlar şarkısını söylüyorum, o çocuk neşesiyle. Kim bilir bir yerlerde kaybolan kendi arkadaşımı arıyor olamaz mıyım? 


Belki de o yüzden her gün masamdaki “cheerful/neşeli” baskılı bir kupada kahvemi içsem bile kendim için bir duygu seçemiyorum. Şöyle bi düşününce ilk akla gelen “disgust/tiksinti” ama ya hızla kıvılcımlar saçıp bi o kadar hızlı sönüveren “anger/öfke” ya da şimdilerde her şeyle ilgilenmeye ve karar vermeye pek hevesli “anxiety/anksiyete”. Bulunduğum ortamda tüm gözleri üzerime çekecek kahkahalar attıran “joy/neşe” de, henüz alışmadığım insanların yanında dilimi geri kaçırıp boğazımı sıkan “embarrasment/utangaç” da.


Şu sıra “kız neşesi” diye bir içerik akımlaştı, ya çocuk neşesi. Mutluluk ama saf mutluluk hani böyle saniyelik olanlardan, aktifleştirmek için nesnelere ihtiyaç duymayan, kahkahanı ortasında hönk diye kesmeyen, daldan dala bulaşanından işte. O mutluluğu çok özlüyorum ve bu kadar kısa bir çocukluk geçirdiğim için de sinirliyim. Daha fazla hayal edemediğim için, daha fazla koşturup terlemediğim için, çamurdan turtalarımı yiyemediğim için, kafama takılan saçma sapan sorulara daha saçma cevaplar aramadığım için. Ve teşekkür ederim Zackarina, çocukken tanışamasak da bu hafta seninle olmak bana o kadar iyi geldi ki.